Röportaj: Serra Behar


Geçtiğimiz Mayıs – Haziram aylarında ilk kişisel sergisini gerçekleştiren Serra Behar, heykel çalışmaları ve enstalasyonları ile insan ruhunun derinliklerinde geziniyor. “Hatırlamak” sergisi ile bize yalnızca birer sanat izleyicisi olduğumadığımızı, aynı zamanda kendi benliğimizi de hatırlatan Behar ile bir sanat yolculuğuna çıkıyoruz...

Röportaj: Aslı Daneel
Fotoğraf: Erhan Tarlığ


Mimar Sinan Üniversitesi'nde Sahne Dekorları, Kostüm ve Kukla bölümünde okudunuz. Ardından da Heykel Bölümü'nde yüksek lisans yaptınız. Mezun olduğunuz bölüm, özellikle de kukla, sizi sanatınızda nasıl yönlendirdi?
Ustam ünlü heykeltraş Saim Bugay’dı. Kendisinin çok önemli bir sözü vardı benim için: “Muhakkak yaptığın şey seninle ilişki kurmalı” derdi. Bizim disiplinimizde bu ilişki hareketle oldu. Kuklacılık hareketle birebir ilgili ve hareket de hayatın durağanlığının önünde, tam karşısında duran bir disiplin. Hayatında harekette gizli olduğu da bir gerçek. Hareketin iletişim çabası bende  kuklacılığa ve kuklaya saygınlığı oluşturdu. Fakat ben bir kuklacı değilim. Kendi yaptığım işi tanımlamaya çalışırsam eğer hareket eden heykeller yaratıyorum diyebilirim. Çünkü heykel masterı yaptım. Dolayısıyla ben kuklada kalsaydım veya başka bir disiplinden besleniyor olmasaydım bugün buraya gelmezdim. Benim derdim sadece iletişim kurmak.

İngiltere'deki Nottingham Trent Üniversitesi'nde de eğitim aldınız. Yurt dışında sanat eğitimi almanın, sanatsal perspektifinizi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?
Öncelikle buradaki akademik anlayış ile yurtdışı arasında fark olduğunu söylemeliyim. Ordaki akademik çevre çok daha özgür. Kendinizi bulmanız çok daha hızlı gerçekleşiyor. Herhangi bir kimliğin altında kalmaksızın, ki bu hocanız olabilir veya sanat hayatınıza başladıktan sonra bir geri adım olabilir orada hep ileri adım atmak için sizi teşvik ederler, cesaret verirler. Dolayısıyla İngiltere’de benim kendime cesaretim geldi. Oraya gittiğim zaman sınırsız bir ifade özgürlüğü ve bu sınırsız ifade özgürlüğün altının kesinlikle boş olmadığı, son derece kavramsal ve doğru kaynaklarla doldurulduğunu gördüm. Tamamen size özgün olanın cesaretlendirildiği bir ortam diyebilirim. Özgünlüğünü ve özgürlüğün ne olduğunu yurtdışında öğrendim.

Daha önce pek çok televizyon reklamı için sanat yönetmenliği ve set tasarımı yapmışsınız. Reklam sektörü, sanatınızın dışavurumu açısından özgürleştirici bir alan olabildi mi?
Reklam sektörü bende tamamen farklı atölyeler ve farklı disiplinlerde çalışan insanlarla doğru “iletişmeyi” geliştirdi. Urfa’da bir köy evinin kapısını çaldığında bu insanlarla beraber gazete üstünde yemek yiyip, bir esnafla beraber onların konuşabildiği lisanı konuşabilmeyi öğretti. Bütüne hakim olabilmek bende reklamcılıktan gelen değil mezun olduğum Sahne, Dekor, Kostüm’den gelen multi-disipliner eğitim bazından kaynaklanıyor. Ve bu multi-disipliner eğitimde zaten bütüne hakim olmak zorundasınız. Reklam sektörüne iş yaparken bu disiplinden gelen insanlarla iletişim kurmayı öğrendim, bu da beni zenginleştiren bir kanal oldu. Kolektif çalışma ile herkes kendi pozisyonunu belirleyerek uyumlu çalışmanın ekip olarak nasıl gerçekleştiğini gördüm.


Geçtiğimiz Mayıs – Haziran döneminde, ''Hatırlamak'' isimli ilk kişisel serginizi düzenlediniz. Bu süreç nasıl gerçekleşti? Sizin için nasıl bir deneyim oldu?
Bu süreç benim için çok ertelenmiş bir süreçti. Sergiden sonra düşününce, doğru zamanını beklediğini her şeyde olduğu gibi bunda da anladım. Çünkü şu ana kadar hep karma sergilere katıldım. Art Sümer ile beraber ve Contemporary İstanbul dahil olmak üzere ve de yurtdışında.. Ancak öyle bir an geldi ki “Ok Serra bundan sonra seni görmek istiyoruz” dediler. Fakat hala hazır değildim ve öteliyordum. Ta ki çok sevdiğim bir sanatçı dostumun kişisel sergisinin üzerine konuşurken hastalığının son evresinde sergisine tutkuyla nasıl bağlandığını ve bu serginin onu hayata bağlayan bir kanal olduğunu gördüm. O anda kendime “Ne haddime” dedim. Ben şu an sağlıklıysam, sergi yapma imkanım varsa hemen harekete geçmeliyim dedim. Bu yolculuk boyunca bana eşlik eden küratörüm beni bir yere götüreceğini söyledi ve ilham alıp almayacağımı sordu. Adahan’daki sarnıcın kapısından girdiğimiz anda “evet tam da burası” dedim.

Bu serginin yolculuğu 2001’de başlıyor. İlk yaptığım eser “Ait Olmak” isimli embriyo. Aidiyet ile ilgili ciddi bir sorunsalım vardı. Nereye aitim ve illa bir yere ait olmalı mıyım soruları üzerinden gittim. Hepimiz anne karnında bir kere ait olduk. O embriyo bendim, bizdik. 2016’ya kadar ise ürettiğim her şeyi sergide bulabilirsiniz. Son eserim ise bu yaz Bodrum’da yaptığım “Umut” adlı iş.

''Paradise Bird'' (''Cennet Kuşu'') isimli bir enstalasyonunuz bulunmakta. Bu kuş enstalasyonu için Anka kuşu formunun seçilmesinin altında yatan anlam nedir?
Aslında bu bir Anka kuşu değil. Tamamen hayal ürünü bir kuş. Benim yarattığım fantastik bir kuş. Kuyruğunun arkasından çıkan bir dolu kablo, hiçbir şey ifade etmeyen prizler, kurtulma çabasında olduğu kanallar, devreler aslında özgürlük yolculuğunda bir kuş. Benim cennet tanımımda özgürlük var.

İlk Akşam Yemeği (First Supper), 2013
İsminde geçen cennetin çağrıştırdıkları ile kuşun transparan dış yüzeyi nedeniyle kablolardan oluşan iç yapısının görünür olmasının yarattığı mekanik ve soğuk görüntü, bir çatışma yaratıyor gibi. Bu kontrastın nedeni nedir?
Bedenlerimizden çıkıp “bir” olduğumuz an benim için özgürlük. İngiltere’de yaşadığım dönem benim için hem özgürlük hem de büyük bir yalnızlıktı. Özlem vardı. Eve dönmeye, yuvaya özlem vardı. Sevgiye özlem vardı. İşte ben de bu kuş formunda oradan buradan topladığım geri dönüşümlü kullanılmayan elektronik atıkları kullandım. Hepsi işlevsiz ve sert malzemeler. Bunlar bugüne kadar içimize attığımız, bizi ağırlaştıran yüklerimiz aslında. Tüketilmiş, amaca hizmet etmeyen şeyler... Olabilmek için bedene ihtiyaç var mı? Bu sorudan yola çıkarak bedenlilikten bedensizliğe geçiş sürecini şeffaflıkla anlattım.

''Embriyo (Aidiyet 1)'' yerleştirmenizde, grotesk bir durum söz konusu gibi görünüyor. Hatta yerleştirmedeki dev embriyonun, bir şekilde bana Gargantua karakterini hatırlattığını da söyleyebilirim. Neden bir yandan bu kadar canlı, bir yandan bu kadar vahşi, bir yandan da bu kadar aşırı bir 'aidiyet' yaratmayı seçtiniz?
Gargantua karakterini bilmiyorum açıkçası. Embriyo formunda hepimiz aynıyız. Eğer ki bu formu devasa hale getirirsem üstüne giyebildiğin bir embriyo olur. Sen kilolu bir kadın olarak da o embriyonun içine girebilirsin, zayıf bir adam olarak da, 2 metre boyunda bir basketçi olarak da. Herkes kendini bu embriyoda kolay bulabilsin diye büyütüldü.

Cennet Kuşu (Paradise Bird), 2010
''Hatırlamak'' serginizdeki birçok eserin hareket sensörleriyle devreye giren, hareketli çalışmalar olduğunu gördük. İzleyicinin varlığıyla canlılık kazanan, interaktif bir sergi olmuş da diyebiliriz. Bu nedenle, acaba isminde geçen 'hatırlamak', diğer bütün anlamlarının yanı sıra ziyaretçilerin, serginizdeki kimliklerini ve bedenlerini hatırlamasını da kapsar mı?
Ta kendisi.. Benden bize ve bizden bene bir yolculuk. Yolculuk aslında hepimizin bir olduğu, tıpkı Hansel ve Gretel’in eve, sevgiye dönüş yolculuğunda çok önceden dökmüş oldukları çakıl taşlarını takip etmeleri ve yolu hatırlamaları... Herkes kendi yolunu hatırlamak üzere bu yolculukta.

Sizin deyiminizle; ''hayatın kendisi zaten bir kurgu'', peki gelecek perdede sizi ne bekliyor? Yeni bir proje, sergi veya yolculuk var mı?
Her şey çok önceden bizim için yazılmış. Yukardan kendi filminizi seyretmek gibi. Bu kurguda halihazırda sağlığım yerindeyken üretmek ve ürettiğimi aktarabilmek. Buradan ne doğar hiç bilmiyorum, yola devam ediyorum. Durmamak ümidiyle, hayat harekette gizli...
Röportaj: Serra Behar Röportaj: Serra Behar Reviewed by Artkolik on Eylül 09, 2017 Rating: 5
Blogger tarafından desteklenmektedir.