Röportaj: Hugh Kretschmer


Hugh Kretschmer, hayal gücünün doruklarındaki eğlenceli ve yer yer sürreal eserleri ile tanınıyor. NASA'da çalışarak, ilk uzay uçuşlarında görsel edinilmesini sağlayan babası sayesinde fotğorafçılığa başlayan Kretschmer, dergilerden galerilere pek çok platformda sergilenmiş eserleri ile bizlerle...

Röportaj: Çisem Danacı
Fotoğraf: Hugh Kretschmer


Fotoğrafla 13 yaşında tanışmışsınız. Bu nasıl oldu, gördüğünüz bir fotoğraftan veya bir fotoğrafçıdan mı etkilendiniz?
Ailem 1950'lerden kalma bir ev satın almıştı. Bu evin cazibesi, yanı başındaki hava saldırı sığınağından geliyordu. Babam, bu sığınağı mükemmel ve fonksiyonel bir karanlık odaya dönüştürdü. Başlı başına bir sanattı. Altı kardeşim var ve babam hepimize, 13 yaşımıza geldiğimizde, siyah-beyaz fotoğrafın süreçlerini, film yapımını ve negatiften baskı üretmeyi bu karanlık odada öğretti. Ben beşinci çocuğum ve daha ilk baskımın oluşmaya başladığı an, bu işe tutulmuştum. O fotoğraf hâlâ elimde ve hayal edebileceğiniz gibi, kalitesi oldukça kötü. Ancak benim için gerçek bir değeri var çünkü bu işe ilk orada başladım. O günden beri de fotoğrafçılık yapıyorum.

Babanız 60'lardaki ilk uzay uçuşları olan Apollo Projesi'nde foto-enstrümantasyon mühendisi olarak çalıştı. Babanızın mesleği, sizin fotoğrafla kurduğunuz bağı nasıl etkiledi?
Babam, New York'ta yaşadığı dönemde, Bausch & Lomb için lens tasarımı yapıyordu. O zamanlar, “uzay yarışı” olarak bilinen dönemdi ve ABD hükümeti, NASA'ya oldukça büyük bütçeler ayırıyordu. Babam, California'da bir fırsat gördü. Ailemizi Los Angeles'a taşıdı ve ortağıyla beraber geliştirdiği departmanda işe başladı. Bu departmana, Foto-Enstrümantasyon Mühendisliği adını verdiler. O zamanlar, havacılık alanında çok fazla fırsat vardı, babam ve ortağı kendi işlerini tasarladı. Oldukça başarılıydılar, babamın en büyük ünü, Satürn Roket'inin ayrılma aşamalarının görüldüğü bir videoydu. Görüntüler, yoğun bir ısının olduğu makine bölümünün perspektifinden çekilmişti. Kamera, ayrılan parçanın dünyaya geri düşmesiyle kurtarıldı. Kamera, yoğun ısıya dayanabilmesi için yalıtılmalıydı ve çözüm, 20.32 santimlik optik olarak berrak bir kuvartz kullanmaktı. Elde edilen görüntüyü daha önce görmüş olabilirsiniz; Amerika Birleşik Devletleri Uzay Programı'nı temsilen en çok referans verilen film karelerinden biri olmuştur. Büyük filmlerde, televizyonda ve reklamlarda sayısız kez gördüm. Ben bütün bunları, babamın evdeki ofisinde, Sherry kadehleri eşliğinde onunla konuşurken öğrendim. Bu sırada, 15 yaşımdaydım. Güneş tutulmalarını takip ettikleri, California çölünde roket motorlarını fotoğrafladıkları ve yüksek hızdaki kamerasının saniyede 44.000 kare çektiği bütün bu görevlerinin hikayelerini anlatmaya bayılırdı. Tabii ben de dinlemeye!

Ego, My Amigo (2007)

İnternet sitenizde, kendinizi ve yaptığını işi tanıtırken; eserlerinizin “insanlık halleri için yorum” niteliği taşıdığından, insan olarak sahip olduğumuz ve eksik kalan yönlerimizi onurlandırdığından ve kucakladığından bahsediyorsunuz. Bu durumda, sanatsal bakış açınızdaki önceliğin, insanda da olan kontrastları yansıtmak olduğunu söyleyebilir miyiz?
Paylaştığımız zıtlıklara dikkat çekmenin, çalışmalarımda bilinçli bir niyet olduğundan emin değilim. Ben sadece, bu şekilde düşünmeye meyilli olduğuma inanıyorum. “Tuhaflık” daima ilgimi çekmiştir ve yaptığım iş, bu duyarlılığı oldukça ışıl ışıl bir şekilde yansıtıyor. Eğer bu, insan olduğumuz halimizle biraz eğlenmek anlamına geliyorsa, o zaman öyle olsun. Kimseye karşı bilinçli bir saldırı niyetim yok; daha çok, insan olarak paylaştığımız şeye dair bir yorum. Benim kim olduğumun ve başkalarının da sahip olabileceği karakter kusurlarımın yansıması gibi. Bir konsept geliştirdiğim zaman, kendi tuhaflıklarımdan ve aykırılıklarımdan yola çıkıyorum.

Materyalizm ile ilgili fotoğraf çalışmalarınız var. İnsanın eksikliklerini yansıtırken nötr kalabilmeye çalışıyor musunuz, yoksa bu tarz eserlerinizde eleştiri tarafı ağır mı basıyor?
Evet, nötr kalmaya çalışıyorum çünkü insanlar konusunda oldukça liberal görüşlere sahibim. Hepimiz insanız ve hepimizin sorunları var. Ne olursa olsun, herkesi kucaklamak için elimden geleni yapıyorum. Bu, benim! Tüm düşüncelerimde ve eylemlerimde mümkün olduğunca kapsayıcı olmaya çalışıyorum. Niyetim uyumlu ve ahenkli olmak. Materyalizm konusuna gelirsek; işimde bir miktar ortaya çıkan bir mesele, evet. Daha çok görevlendirildiğim işlerde ortaya çıkıyor, bu alanlarda materyalizm konusu, özellikle de içinde yaşadığımız kültürde, fazlasıyla yüklü. Oldukça maddiyatçı bir toplumda yaşıyorum ve bundan saklanamazsın. Bu, her yerde ve sonunda, neden bu parçamızı da kucaklamayayım ki diye düşündüm.

The Island (Ada)” isimli bir kısa filminiz var. Filmin atmosferi, bana Georges Méliès'nin filmlerini hatırlattı. Sevdiğiniz veya ilham aldığınız bir sinemacı mıdır?
Her açıdan öyle. “A Trip to the Moon” (1902) ve “The Astronomer’s Dream” (1898) filmleri ve Fritz Lang’in “Metropolis”i (1927) benim için çok ilham verici filmler olmuştur. Yalnızca bu kısa film için değil, aynı zamanda fotoğraf tarzımda da etkileri var. Bu yönetmenlerin filmleri beni her zaman hayret ettirmiştir ve bunun nedeni; filmlerin içeriklerinden çok, kullandıkları gelişmiş kameralar ve set teknikleri. Ancak konuları da aynı ölçüde yaratıcı ve harika bir şekilde tasvir edilmiş. Kullandıkları görsel efektlerin, sessiz film döneminde yaratılmış olması benim için oldukça kayda değer. Ne kadar ileri görüşlü yönetmenler olduklarını düşündükçe, hâlâ heyecan duyuyorum. Kullandıkları teknikler, zamanının ötesinde. Ben de bugün film yaratırken, onların kullandıkları bazı kamera tekniklerini kullanıyorum. Onların filmleri, görsel olarak dokunsal ve kendilerine özgü bir büyüleyiciliğe sahip.

Lost In Work (2001)
Eserlerinizde, sürreal ve ironik çılgınlıklar görüyorum. Fotoğrafa ilk başladığınız andan beri, sizin tanımınızla; ironi, sürrealizm ve espri daima ön planda mıydı? Yoksa bu, sanatsal sürecinizin bugün ulaştığı nokta mı?
Babam, 15 yaşımdayken bana Jerry Uelsmann’ın işlerinin olduğu bir kitap vermişti. Uelsmann, sürrealist bir fotoğrafçı ve siyah-beyaz fotomontajları, onlarca yıldır aynı stilde. Görselleri bir araya getirmek için, 13 taneye kadar fotoğrafik büyütücü kullanıyor. En sevdiğim fotoğraf kitabımdı ve oradaki resimler beni hayrete düşürürdü. Hâlâ da öyle! Bu kitaba defalarca bakmışımdır, tabii artık eskidi. Kitaptaki eserler, o zamana kadar gördüğüm hiçbir işe benzemiyordu, o kadar ilham vericiydi ki. O fotoğraflar, beni kalıpların dışında düşünmeye ve farklı, yaratıcı ve meydan okuyan işler yaratmaya itti. O dönemde, kolaj, sürempresyon, çift pozlandırma gibi fotoğraf teknikleri üzerine deneyler yaptım. Eğlenceliydi ve o zamandan beri de bu anlayış üzerine çalışmaya devam ediyorum. New York’ta yaşarken, Bay Uelsmann’ın ders verdiği bir etkinliğe bilet alma ve kendi süreçlerini onun ağzından dinleme şansı buldum. Hayranlık uyandırıcıydı ve kitabını da imzalatmak için yanımda götürmüştüm. Ne yazık ki küçük kızım hasta olduğu için eve erken dönmem gerekti. Ancak sonrasında şans eseri adresini buldum ve bir mektup yazarak kitabımı ona yolladım. Pakete kendi işlerimden de birkaç tane eklemiştim. İnanılmaz bir şekilde, fotoğraflarımı ne kadar beğendiğinden bahsettiği, fazlasıyla kibar bir cevap mektubu gönderdi. Yalnızca kitabımı imzalamakla kalmayıp, bir de en son monografisini yollamıştı. O kadar duygulanmıştım ki! O mektubu hâlâ, o kitabın içinde saklarım. Kitabı da daha özenli koruyabilmek için, arşiv kılıfında tutuyorum.

Constructions (Konstrüksiyonlar)” serinizde, meslekleri temsil eden farklı görselleri, kübist denebilecek bir tarzda bir araya getirmişsiniz. Bu seri ve sanatsal tarz arasındaki bağlantı ne anlatıyor?
“Constructions”, erken dönem işlerimden ve Dadaizm, Kübizm ve Rus Konstrüktivizmi gibi 20. Yüzyıl sanat akımlarına duyduğum tutkunun doğrudan yansıması olarak gelişti. Annemin kütüphanesi, her türden sanat tarihi kitabı için mükemmel bir kaynaktı. Sanat akımlarının ehemmiyetini anlayabilecek yaşa geldiğimde, bu kitaplara doyamaz olmuştum. Onlardan, üretilebilecek şeylerin sınırı olmadığını öğrendim ve zihnimdeki ilhamla, bu kompozisyonları tasarlamaya başladım. Kariyerimde ilk kez, sevdiğim şeyi temel alan işler üzerine çalışmaya başlamıştım. Kalbinden geçeni yaratma felsefesi, bugün de fotoğraf öğrencilerime aşılamaya çalıştığım bir amaç. Bu anlayış beni asla hayal kırıklığına uğratmadı ve öğrencilerimin de kendileri için bu tür başarılar elde etmelerini istiyorum.

''Female CEO'' isimli bir çalışmanız var. Kadın bir CEO'yu müzede sergilenen bir obje olarak görüyoruz ve ona bakan küçük bir kız bulunuyor. Bu fotoğraf, kadınların iş dünyasındaki yeri ile mi ilgili?
O fotoğraf, Fast Company dergisindeki, iş dünyasında kadın CEO’ların enderliğinden bahseden bir makale için yaratıldı. İş tarihi üzerine sergi düzenleyen sahte bir galeri veya müze alanı yarattık. Orada Apple’ın ilk bilgisayarlarından biri, bir ‘güç kıravatı’ olan klasikleşmiş iş adamı kıravatı ve işle alakalı ikonografikleşmiş başka ögeler kullandık. Kadın, serginin öne çıkan eseriydi. Stratejik olarak yaşlı bir kadın oyuncu seçtik ve ona iş çantası, gözlük ile kırmızı bir iş kıyafeti giydirdik. Onun güçlü görünmesini istiyorduk. Bu yüzden ona kendinden emin bir ifade ve “saçmalık istemiyorum” der gibi bir pozisyon verdirdik. Durduğu platformda “Female CEO, 2003” (“Kadın CEO, 2003)” yazıyordu. Bir de sahneye, iş alanında kadınlar için umut olduğuna dair bir duygu vermesi adına, küçük bir kız ekledik. Günümüz politik ortamında, cinsiyetler arası eşitsizliğin hâlâ var ve tartışılıyor olması komik; hatta görünen o ki, öncekinden de fazla…

Hair (2001)
Kafalarındaki, üzerinde mutsuz surat çizili, kese kağıtlarıyla aile fotoğrafı çektiren veya günlük hayatlarından sahnelerle gördüğümüz insan fotoğraflarınız var. Bu fotoğraf serisi insanın hayatı içerisindeki kapanmışlığından veya mutsuzluğundan mı bahsediyor?
Bu seri, The Atlantic dergisindeki bir makale için, geçen yıl çektiğim fotoğraflardan oluşuyor. Bu makale, saygın bir yazar olan Neal Gabler tarafından yazıldı. Gabler, kendi finansal sıkıntılarından ve bu durumun, günümüzde pek çok aile için geçerli olduğundan bahsediyor. Sunduğu istatistikler, Amerikalıların %48’inin acil durumlar için 400$’ının bile olmadığını gösteriyor. Fotoğraf editörü Darhil Crooks, çekmek istediği hikaye için bana ulaştı ve görselliğin nasıl bir yöne doğru gitmesini istediği ile ilgili farklı bir fikir sundu. Fikirler geniş tabanlıydı ve hikayeyle gerçekten de uymayacağını keşfettik. Böylece Crooks, karakterlerin kafalarında kese kağıdı metaforunu buldu. Çekimin olduğu gün, kese kağıtlarının üstüne mutsuz suratlar çizdi. Bunun oldukça etkili bir açı olduğunu düşündüm. Çünkü yazar yalnızca kendi ekonomik utancından bahsetmiyordu, aynı zamanda bu nedenle meydana gelen kişisel ve ailevi depresyonundan da bahsediyordu. Bu çözümün, mesajın karşı tarafa ulaşması için yeterince çok yönlü olduğu konusunda hemfikir olduk. Bir miktar da alaycılık sunuyordu. Doldurulmuş bir köpeği bile, kafasına mutsuz surat çizilmiş kese kağıdı geçirerek, karakterler arasına yerleştirdik.

Reklamlar için de eser üretiyorsunuz. Reklamdaki asıl amacın, tanıtılan ürünü satmak olduğunu düşünürsek; ürünü ön planda tutmak için, kendi sanatsal yaratıcılığınızı sınırlandırdığınız oluyor mu?
Pek değil! Tipik olarak, reklam sektöründe, konsept ve taslaklar bana ulaşmadan çok önce onaylanmış oluyor ve bana bir şeyleri değiştirmek için çok az fırsat veriliyor. Buna rağmen, pek çok örnekte reklamlar beni göz önünde bulundurarak tasarlandı ve bu nedenle, genellikle benim yaptığım işler ve tarzla da uyumlu oluyor. Bu harika oluyor ve ben de bunu, prodüksiyon ve fotoğrafa küçük dokunuşlarımı eklemek için bir fırsat olarak değerlendiriyorum. Bu süreçte sanat yönetmeniyle yakın olarak çalışıyorum ve hepimiz sonucun en iyisi olması için yardımlaşıyorum. Böylece oldukça eğlenceli ve dinamik bir iş birliği ortaya çıkıyor. Sanat yönetmeni görüşünü ve hayalini gerçeğe dönüştürmek için bana bakıyor ve ben de onu, deneyimlerim doğrultusunda, en iyi olduğunu düşündüğüm yola yönlendiriyorum. Bazı durumlarda neyin nasıl görüneceği, reklamın tasarımı ve son unsurlarla da ben ilgilenebiliyorum. Her durumda, sonuçta kendi yorumlarım büyük rol oynuyor.

Rest Your Head (2004)
Sanatçılar bazen belirli bir yol izlemeden, net bir plan yapmadan küçük deneyler yapabiliyor. Sizin de böyle şans eseri veya bir şeyler denerken ortaya çıkmış eserleriniz var mı? Kendinizi bu şekilde özgür bırakmayı sever misiniz?
Hayır yok. Ne zaman stüdyoya gitsem, kafamda net bir konsept olur. Biraz kontrol manyağıyım ve plansız bir şeyler deneme fikri bana göre değil. Hiç olmazsa ne çekmek istediğime dair bir fikre sahip olmam gerekir ve bazen bu yeterlidir de. Nitekim genelde çekime başlamadan çok önce, yerleşmiş bir planım ve detaylı taslaklarım olur. Bunun nedeni, çoğunlukla konseptlerimin fazlasıyla planlamaya ve pre-prodüksiyona ihtiyaç duyulan konseptler olması. Ya kurulması gereken setler, ya yapılması gereken dekorlar ya da ikisi birden olur, bu yüzden işi şansa bırakamam. Ancak, daima başka fikirler doğacak, araya sızacaktır ve başka zihinsel yaklaşımları yakalama fırsatını kaçırmamak için elimden geleni yapıyorum. Bu durum bazen benim için bir mücadeleye dönüşüyor. Bir fikre o kadar odaklanıyorum ki, diğer fırsatları görmeme engel olabiliyor. Bu nedenle çekimlerimde bir kuralım vardır; herkes kendi fikirlerini sunmak ve dahil olmak için cesaretlendirilmeli. Eğer bir sorun veya bir fikir görürlerse, bana söylemelerini isterim. Ve evet, bazen yaptığım ‘güzel bir hata’, yepyeni bir projenin başlamasına neden olabiliyor. Örneğin; “Third Person (Üçüncü Kişi)” isimli seri, fiziksel olarak birbirlerine benzeyen aile üyelerinin fotoğraflarından oluşuyor. Bu fikri, bir arkadaşım ve genç kızının fotoğraflarını çekerken bulmuştum. Modelleri aynı ışık ve duruş ile ayrı ayrı fotoğrafladım. Ardından fotoğrafları hızla görmemi sağlayan bir yazılımda inceledim. Annenin fotoğrafını, kızın fotoğrafının üzerine koydum ve annenin fotoğrafının opaklığını %50 azalttım. Oluşan sonuç beni şok etmişti, yüzleri birbirine tam olarak oturuyordu. Ancak ikisine de benzer olan bu ‘üçüncü kişi’, bir yandan ikisi de değildi. Derhal bu fikri geliştirdim. O zamandan beri farklı ailelerden, pek çok ebeveyn-çocuk portresi çekiyorum. Bir gün bu seriye ünlü aileleri de ekleyebilmeyi umuyorum.
Fotoğrafçı olmasaydınız ne olurdunuz, kendinizi başka hangi mesleği yaparken hayal edebiliyorsunuz? Yine sanatın içinde mi olurdunuz?
Evet, hiç şüphe yok ki ne olursa olsun sanat yapıyor olurdum. Resim yapmayı öğrenmek ve heykel dersleri almak istiyorum. Ancak şu anda yolumu yönetmenlik üzerine çizdim; üzerine çalıştığım kısa bir animasyon filmim var. Cinsiyet eşitsizliğini konu alan ve son beş yıldır dönem dönem kafamda beliren bir filmdi. Storyboard’u kısa süre önce bitirdim ve bir yapımcı ile anlaştım. Hikayenin işleyip işlemediğini doğrulatmak için, storyboard’u birkaç yönetmen arkadaşıma yolladım. Şimdiye kadar aldığım geri dönüşler, ana karakter üzerine biraz daha odaklanmam gerektiği yönünde. Zaman sınırı olan bir proje, ancak daha çok isteğe bağlı ve zevk için yapıyorum. Çok yakın hissettiğim bir iş ve “ormanı, ağaçların gözünden görmek” gibi bir amaca sahip. Uzun zamandır birlikte yaşadığım bir çalışma ve başka geri dönüşlere de ihtiyacım var. Tabii, tekniği ve tonu tamamen fotografik olacak. Hikaye anlatıcılığımın, hareketli görüntüyle de uyum sağlayacağına inanıyorum.



Röportaj: Hugh Kretschmer Röportaj: Hugh Kretschmer Reviewed by Artkolik on Eylül 02, 2017 Rating: 5
Blogger tarafından desteklenmektedir.