Röportaj: Gülfem Kessler



RenArt Gallery & Art Consultancy'deki “Anniversary of Memories / Anıların Yıl Dönümü” isimli yeni sergisi ile sanatseverlerle buluşan Gülfem Kessler, bizi Hollanda Kraliyet Akademisi'nde başlayan sanat eğitiminden, bugüne ve geleceğe uzanan bir yolculuğa çıkarıyor...

Röportaj: Çisem Danacı


Resime olan ilginiz nasıl doğdu? Sizi bu alanı seçmeye yönelten, ailenizden veya sanat dünyasından bir rol modeliniz var mıydı?
Hani hep bir klişe vardır: Resime çok küçük yaşlarda başladım, diye. Benimki de öyle oldu. Okuduklarımı aklımda tutamazdım, ama gördüğümü unutmazdım. Yaz tatillerimi düş kurarak; kumaşlardan elbise diktiğim bez bebekler yaparak; ve küçük teyzemin aldığı Çin malı guaj boya tüplerindeki renkleri birbirine karıştırarak elde ettiğim renklerle, beyaz kağıdın üstüne renkli haritalar yaparak geçirirdim. Renkler ve şekiller bir oyundu, şu anda da yaratma ediminde değerli araçlar.

Rol modelim teyzemdi, ressam değildi ama kız sanat okulunda iken yaptığı resimleri görür müthiş imrenirdim. Sanata yakınlaşmam konusunda küçük teyzem en tatlı yol göstericim olmuştur. Gerçekten de sanat, çok küçük yaşlardan itibaren eğitimin temel taşlarından olabilirse, yaşadığımız bu topraklar da derin manâlarla ve güzelliklerle gelişebilir.

Sanat eğitiminizde ilk durağınızın Hollanda Kraliyet Akademisi olması, sanata bakış açınızda ve kendi disiplininizi kurmanızda nasıl bir etkisi oldu?
Farklı coğrafyalar ve değişik kültürlerde yaşamak üretimlerimi çeşitlendirdi ve en önemlisi özgürleştirdi. Hollanda’ya genç bir yaş dönemimde gittim. Avrupa kültürünü öğreten bir okulda okumuştum, ama içinde yaşayarak özümsemek başka bir şey. Hollanda’da temel sanat eğitimi çok önemli. Sanat yaşamın içerisindedir; kamu alanlarında hep bir heykel vardır, kamu binaları bilinen mimarların çalışmalarıdır. Küçük bir kasabanın tren istasyonunda, duran trenin penceresinden baktığımda bile modern bir heykel gördüğümü hatırlıyorum.

Kraliyet Akademisi’nde ilk iki yıl teknik ve malzeme üstüne, sonraki yıllar ağırlıklı olarak yaratımın ifadesi ve cesaretlendirilmesi üzerine idi. Bunun önemini vurgulamalıyım, çünkü dünyada yaşayan herkese resim yapmayı öğretebilirsiniz ama ifade çok kişisel bir yorum ve sınırları olmaması gerekiyor. İfade gördüğünü anlamayı ve yorumlamayı gerektiriyor. Yaratımda yeni biçimleri, yeni sembolleri araştırmaya teşvik ediyor. Böyle bir eğitim ortamında geliştiğimi ve yolumu çizmeye başladığımı söyleyebilirim.


Ardından eğitiminize Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde devam ettiniz. Bu süreçte Avrupa ve Türkiye kültürleri arasında, nasıl bir sanatsal fark veya benzerlik gözlemlediniz?
Türkiye’de bir yıl kadar rahmetli Özer Kabaş’ın atölyesinde derslere katıldım. Aydın sohbetleri olan, çok sevdiğim bir sanatçıydı. 2000 yılı öncesiydi ve Türkiye’de internet yeni yaygınlaşmaya başlamıştı. Sanatsal oluşumlar ve çok uluslu sanat Türkiye’de yeni sirküle olmaya başlamıştı. Yeni yapılmaya başlanan İstanbul Bienali ile birlikte sanat da kıpırdanıyordu. O dönemleri özlemle hatırlıyorum.

Pentür ağırlıklı ve içine kapanık işler dikkatimi çekiyordu, ifade daha sınırlıydı. Marmara Üniversitesi çok daha malzeme ağırlıklı ve ifadeye dönüktü. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi daha gelenekçi yapıdaydı ve beni pek mutlu etmemişti. Şu an, bu yapının değiştiğini ve anlatımın çeşitlendiğini, güçlendiğini, bireyselleştiğini ve akademilerde usta-çırak ilişkisinin zayıfladığını düşünüyorum.

Hollanda, Türkiye, ABD, Meksika gibi pek çok farklı coğrafyada yaşadınız. Bu yaşamsal deneyimin sanatınıza yansıması nasıl oldu? Resimlerinizde, bu deneyimlerinizin ne tür yansımalarını görebiliriz?
Kuzey ülkelerinin renkleri farklı, güney ülkelerinin renkleri farklı ışıldıyor. Sanatsal hassasiyetim gereği bütün bunları izliyordum. İnsan yüzlerini, seslerini, formlarını, coşkularını... Sıcak ve coşkulu renklerle heyecan duygularını yansıtıyorum. Kuzey ülkeleri yaratımda formsal sadeleşme ve mekâna odaklanma isteği uyandırıyordu. Güney ülkeleri ise daha insana ve doğaya yöneldiğim bir süreci yansıtıyor.


Kendi pigment boyalarınızı hazırlıyormuşsunuz. Bu süreç nasıl işliyor, özel malzemeler mi getirtiyorsunuz? Boya tercihleriniz nasıl şekilleniyor?
Akademide ilk öğretilen şey kendi malzemenizi yapmak olmuştu. Renk dersinde boya yapmayı öğrettiklerinde büyülenmiştim. Tüm boyalar pigmentten yapılıyordu ve pigmentin transparan doğasında üst üste katmanlar yaratarak pek çok görsel oluşturabildiğimi farkettim. Her katmanda farklı formlar, biçimler ve onların üstüne yığdığım bir sürü başka dünyalar... Sonsuza kadar devam edebileceğim hissini yaratıyor bende.

Pigmentlerimi yurtdışıdan getiriyorum. Ayrıca kömür ve füzen ile yoğun desen çalışmalarım var. Desen benim için çok eskilerden gelen bir başka resim tarzı. Desenlerim ve tuval resimlerim birbirlerine tam anlamıyla bağlı değil. Desenlerim kendi hikâyelerini anlatıyor ve bu tekniği spontan olduğu için tercih ediyorum. Füzen ve kömürle, siyah ve beyazın tonlarını kullanarak, katmanlarla çalışıyorum.


Son serginiz “Anniversary of Memories”in portre ağırlıklı olduğunu görüyoruz. Portreye odaklanmanızın nedenleri neler? Portrede neleri daha iyi aktardığınızı düşünüyorsunuz?
Portre çocukluğumdan başlayarak bugüne kadar getirdiğim bir resmediş biçimi. Tuvaldeki portrelerde hayata dair bir sürü yeniden canlanış resmediyorum. Eskiyi yeniyi renk katmanlarıyla, fırça darbeleriyle üst üste kurguluyorum. Portre yaparken çalışmalarım sadece portre olmaktan çıkıyor. Her bir alanda ayrı dünyalar yarattığımı hissediyorum. Bu sergi, hatırlamanın bizde uyandırdığı, değişim göstermeyen, kalıcı duyguların aktarılmasıyla ilgili.

Göçebe yaşam tarzınızın sizi coğrafyalar ve manzaralardan çok, insanları resmetmeye ittiğini söyleyebiliriz sanırım. Bu tercihiniz hangi doğrultuda gelişti?
İnsan da doğa da eş ağırlıkta çalıştığım öğeler. Bu sergimi insan üzerinde yoğunlaştırdım ve bunun nedeni sanırım sosyo-ekonomik meseleler; kimlik sorunlarının toplumsal yaşamda tıkanmalara neden olması ve bunun bende yarattığı ifade gereksinimi.


Hem sanatsal hem de gerçek anlamdaki yolculuğunuzun nereye doğru ilerlemesini planlıyorsunuz?
Sanat benim için bir yaşam biçimi. Hayatın normal seyri, o olmazsa kötü hissediyorum. Yemek yememiş gibi veya susuz kalmışım gibi... Üretirken heyecan duyuyorum, tıpkı bir sporcunun tüm sürat dağdan aşağı kayması gibi, adrenalini yüksek bir iş bu, bir nevi yaratım bağımlılığı. Ben sadece yaratımın heyecanını ve devamlılığını istiyorum. Gelecek projemi desenlerim üstünden bir sergi ile planlıyorum.


Röportaj: Gülfem Kessler Röportaj: Gülfem Kessler Reviewed by Artkolik on Mart 01, 2018 Rating: 5
Blogger tarafından desteklenmektedir.